asya'nın diyarı

hiç sorma

 

Köye etekli, ince çoraplı bir kız geldi dediler

Dolmuştan inince okulu sormuş

Göğsünü kabartıp öğretmenim buyurmuş

Öğretmen olamayacak kadar taze,

Öğretmen olamayacak kadar güzel gülümsüyormuş

Öyle dediler

Saçları üzerine güneş vuran buğday rengi,

çakmak çakmak çimen gözleri

ama çaksan tutuşmayacak kadar ıslak

ifadeli

kokusu dağ lalesi gibi... hiç söylemediler

Ben gittim de gördüm

Nerden gittim bilmem ki

Gidip de dönemeyeceğimi bilmem mi

 

Dedim garip bir çobanım yine de öğretir misin alfabeyi

Gülümsedi, böyle de güzel gülümsenmez ki

Böyle gülümserse nasıl öğretmen olacaktı ki

Nasıl olacaktı kaşlarının ortasında çizgi

Meğer öğretmen dediğinden korkmayacakmışsın

Bilemedik orasını hiç sorma...

 

Oturttu beni çocukların yanına koca adamım utandım ya

İlim irfanın yaşı yoktur dedi

veletler gülüyor ya

olsun varsın dedi

Az yapraklı bir defter al dedi

Yüz yaprak bile anlatmaya yetmezdi  

Ama işte bir ‘yüz’ yetti

Canıma da yetti ya orasını hiç sorma

 

Abcyi öğretti adınızı yazın dedi

İlk onun adını yazdım, bizim kınalı kuzunun adını da yazdım

Onu yazdım sonra tekrar tekrar,

bir de kalp çizmişim ki

Orasını hiç sorma...

 

Öğretmenden korkulmaz anladık da

Öğretmen dediğine aşık da olunmaz ki

Bilemedik hiç sorma

Kuzucuklar boşuna mı öksüz kaldı orda

İlkokulu bitirtti bana

Sonra gitti uzaklara

Tayini çıkmış büyükşehire

Yanıma bir abc kar kaldı

Bir de genzimde dağ lalesi kokusu

Yüreğim mi?

Orasını hiç sorma...

Yorum (8) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ikinci kadın

“ ERKEKLER NEDEN İKİNCİ KADINA GİDERLER

 

Erkeklerin ikinci kadına gitme nedenleri ne kadar çoksa, eşlerini terketmeme nedenleri de bir o kadar fazladır.

Erkek evden çıkar. İkinci kadınla randevusu vardır. Bunda amaç, erkeğin durduğu noktadaki artıları konuşmaktır. Erkek iş hayatındaki başarılarını, kazancını, kişilik özeliklerini yücelterek sayar ikinci kadına. İkinci kadın kısa övgü sözleriyle konuşmasını tetikler adamın. Adam coşmuştur bir kere. Sadece yatakta değil, sadece fiziksel özellikleriyle değil, toplumdaki yeri bakımından ve iş hayatındaki kariyerinde de bir numaradır...

Eve dönüş yolunda aslında ikinci kadına bahsettiği kadar başarılı bir işadamı olmadığını, altındaki arabasının ne tür sıkıntılarla alındığını ve taksitlerinin henüz bitmediğini, aldığı her kararda çok cesur ve atak davranmadığını, istediği her şeyi yapacak kadar azimli olduğunun koca bir yalan olduğunu ikinci kadına anlatmadığını düşündüğünde evde onu bekleyen eşinin kendisini olduğu gibi kabullendiğini hatırlaması eşini terketmeyişinin en büyük nedenidir.

Erkek tekrar evden çıkar. Beğenilmek, arzulanmak istediğinde ikinci bir kadının varlığına ihtiyaç duyar. Çünkü eşi ile birbirlerine karşı hissettikleri alışkanlığa, tekdüzeliğe dönüşmüştür. Erkek bu yüzden evinden dışarı çıkıp daha özenli, daha güçlü, daha iyi halini bir başka kadınla paylaşmak ister. Bu yüzden ikinci kadına gider.

Ancak aynı nedenle de evine, eşine geri döner. Çünkü erkek devamlı iyi, güçlü, tertipli ve ideal görünmeyi yorucu bulur, sıkılır. Üstünde pijamaları, önünde kendisinden önce giden göbeği ile rahatsız edici oturuş şekillerinden kurtulmuş olmanın verdiği rahatlıkla koltuğa uzanmış, gaz çıkartan, geğiren halini, dağınık görüntüsünü kabullenen kadın vardır evinde. Bir erkek sürekli ideal ve iyi görünme olasılığından korkar. Bir erkeğe göre devamlı böyle görünmek ve davranmak zorunda olmak doğalarına aykırı, özgürlüklerine engeldir.

O nedenle erkek mutlaka evine döner. Rahat uyku çekmek için, sabah uyandığında şiş gözlerine, dağınık saçlarına, fırçalamadığı dişlerine sözü olmayacak, çok konuşmak zorunda kalmayacak, söylenen birçok şeye cevap verme gereği duymayacak karısının yanına döner.

Erkek heyecan ve tutku istediğinde de, aşırılıkları merak ettiğinde de evinden çıkar. Bir başka kadına istediği zaman yatakta neler yapabileceğini kanıtlamaya çalışır. Sevişmenin türlü hallerini, şiddetlisini, anormalini, ücretlisini, en iyisini bu kadınlarla yapar.

Sonra koşa koşa evine döner. Aynı tempoda yaşanacak bir seks hayatını düşünmek kabus gibi çöker üstüne. Evde istediği zaman sevişecek, istemediği zaman sırtını dönüp yatacak, büyük beklentileri olmayan, kendi beklentilerine hayır demeyen bir kadının beklediğini bilmek içini rahatlatır.

Bir alış - veriştir erkek, eş ve ikinci kadın arasındaki ilişki.

İkinci kadın erkeğe haz,

Eşi mutluluk,

İkinci kadın erkeğe heyecan,

Eşi huzur,

İkinci kadın erkeğe yatak,

Eşi yuva verir.

İkinci kadın tüm bunların üstüne para alır,

Eş tüm bunların üstüne erkeğine çocuk verir.

Erkek tüm zayıf yanlarıyla, korkularıyla, eksiklikleriyle, saçmalıklarıyla, çirkinlikleriyle eşlerine, egolarının onları soktuğu maskeli suratları ve geçici kimlikleriyle ikinci kadınlara aittir.

İkinci kadın ve eş tek ortak fikirde buluşurlar:

Erkek er geç mutlaka evine döner.” 

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

baba'ya...

HİÇ KONUŞAMADIĞIM BABAMA

 

Sigaranın dumanını bir of diyemediği için derin derin içine çeken

Az konuşan ama gözleriyle susmayan babam

Konuşmasını çok istediğim

Ama konuşmasından çok korktuğum babam.

Annem kadar kızını  düşünen

Annem kadar kızı için endişesini dillendireyemen babam.

Zamanında annemi kapı dışına çıkarmayan  

Ama beni İstanbul’a tek başıma gönderen babam.

Güvendiğinden mi izin verdin

yoksa geleceğimi kurmamda yardımcı olamadığın için midir bilmiyorum

Ama biraz daha konuşma baba.

Anneyle konuşuluyor, annenin dedikleri kaldırılıyor

Ama sen konuşursan yaktığım ve tek sağlam kalan gemim su alacak gibi baba.

Annem kolumdan çekiştirirken senin suskunluğun bana cesaret veriyor, konuşma baba.

Sen oralarda konu komşuya kız evladını tek başına uzaklara gönderişini anlatmaya çalışırken

Ben uzaklarda kaya gibi sert, kale gibi dik babamı konuşmaya zorladığım için üzülüyorum.

Ama biraz daha konuşma baba.

Ben bıraktığın gibiyim

Akşam ezanında eve giriyorum yine.

Bir bardak meyve suyu gibi içiyorum bir kadeh şarabı.

Sağında oturmayı heves ettiğim ne bir araba var

Ne o arabaya binmek için aradığım bir macera.

İstanbul’un renkli ışığında değil, gün ışığında yaşıyorum baba

Tıpkı memleketteki gibi.

Bana çok güvendiğin için

Güvenini sarsarım diye güvendiğim bir erkek de olmuyor baba.

Memur olmadım senin gibi

Rahat batıyor belki annemin dediği gibi

Yine de sen biraz daha konuşma baba.

Ben biraz daha yorulayım buralarda

Düşüp kalkayım.

Ağlayıp, sızlayayım.

Ama hikayemi konuşarak bozma baba.

İdeal denen şey böyle bişey baba.

Hep aklında yıkmaman gereken bir baba gölgesi ve onuru

Yüreğinde endişeli anne hıçkırıkları

Yola devam etmekle geri dönmek arasında kalan bir irade

Akışını engelleyemediğin deli kan.

İdeal bu işte baba.

Ben İstanbul’da küçük bir nokta

İstanbul bende biraz yalancı biraz yabancı

Ama aradığımın onda olduğu dünya.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

küçük dünyanın prensesi

Küçük dünyamın prensesiydim. Bacalarından duman tüten fabrikalar, kaldırıma taş döşeyen belediye işçileri, sabahın beşinde fırınını yakan fırıncı, kadınları baş döndürücü güzelliklerle bezeyen kozmetikçiler, tıkır tıkır işleyen bürokrasi, tüm hizmet sektörü, tüm üreticiler benim için çalışıyordu. Kısaca ben iyi ve sadece bir tüketiciydim.

Benim prensesliğim soylu ve güçlü bir ailenin mensubu olmamdan kaynaklanmıyordu. Çok mu lüks yaşıyordum? Hayır. Ama bir prenses gibi bakıyordum kendime. Özel zevklerim, kendimi şımartmaya ayırdığım uzun mesailerim, renkli sosyal hayatım, edalı, nazlı, süslü olmak gibi kişisel özelliklerimdi beni prenses yapan.

Yaşama kaygısı daha doğrusu geçinebilme kaygısı, en doğrusu tutunabilme kaygısı başkalarını iş hayatıyla, gerçek hayatla tanıştırırken benim bir diğer güne dair tek kaygım vaktimi nerde nasıl geçireceğim ve kemerimden çantama, ayakkabılarımdan takılarıma nasıl uyumlu giyineceğimdi. Dünyaya, insanlığa hiçbir zararım yoktu. Ama bir faydam da yoktu.

İnsanlar sabahın erken saatlerinde otuz günün sonunda ellerine geçecek emeklerinin karşılığını almak için yollara dökülürken  ben sıcacık yatağımda kimbilir kaçıncı rüyamı görüyordum. O zamanlar yorgunluktan uyuyakalmayı, uyumanın bir ihtiyaç olduğunu bilmediğim zamanlardı. Akşam işlerinden çıkan arkadaşlarımın yorgunluğunu, stresini, hiçbir şey yapamayacak hallerini hep mızmızlanarak hatırlıyorum. Onların tüm enerjilerini tüketip evlerine geldikleri saatlerde hayat benim için yeni başlıyor oluyordu. Bayanların kusursuz olamayacaklarına hiçbir bahaneleri olmadığını düşünürdüm. Vücuttaki tek bir tüyün fazlalığı, çatlamış ve kurumuş ellerin, kırılmış tırnakların, bakımsız saçların en ufak bir geçerli nedeni olamazdı. Hatta bir süpermarketin raflarını en ucuzunu keşfedene kadar bakanları bile anlamayacak kadar vahimdi durumum. Onlar halktan birileriydi, ben başka bir dünyanın prensesiydim. Orta gelirli bir yaşam standardını kendi düzenimde ve içimde çok yükseklere taşımış  bir keyif insanıydım.

Etrafımdaki herkes çalışıyordu. İlk başlarda bu bir problemmiş gibi görünmüyordu. Ama zamanla bir süs bebeği gibi algılanıyor olmaktan, zekamdan şüphe ediliyor olması hatta zaman zaman çalışan insanın halini anlamayacağımın iğneli sözlerle bana aktarılması kendimi kötü hissetmeme neden olmuştu. Sanki başıma bir taş düşmüş, her şeye, sahip olduğum her değere yargılayan bir gözle bakmaya başlamıştım. Evet evet başıma bire taş düşmüş olmalıydı. Daha dikkatli, daha ciddi, daha erdemli, daha duyarlı, daha anlayışlı birine dönüşmüştüm. Çalışmaya karar vermiştim.


Şöyle sanıyordum. Üniversite mezunuyum, güzelim, gencim, bana tüm iş kapıları açıktır. Yüksek maaşlı, kariyer vaad eden bir işi en fazla yedi gün içinde bulabilirdim. Bana iş mi yoktu?

…………………..

Okullar bir gün bitiyordu. Ama öğrenmek bir ömür boyuydu.

Güvenim erimeye yüz tutuyordu. Çalışmaya karar verdiğimde beni işe almak için sıraya gireceklerdi. Sonra umutlarım başvurularım sonucu beni işe almak isteyeceklere dönüştü. Sonra birebir iş görüşmelerine gittiğimde aynı gün cevabı alacaktım.

Birkaç gün sonra da gelebilir cevap.

Çok başvuran olduysa bir ayı bulur.

En son beni aramayacaklarını kabul ettim.

………………….

Milyonlarca insanın işi vardı. Ama yine aynı milyonlarca insanın aslında mesleksiz olduğu gerçeğiyle yüzleştim. Ben de bu mesleksizlerden biriydim. Bir iş bulacaktım. O işi kavramaya ve sektöre ısınmaya başlamış olsam bile daha iyi şartları olan bir başka iş bulursam o işi bırakacaktım. Meslek sahipleri mutlu insanlardı. Mesleksizler mutsuz ve huysuz insanlardı. Meslek sahipleri garson da olabilir, çöpçü de olabilirdi ama evine işinden mutlu dönen, hangi araziye giderse gitsin sadece tek işi yapacak olan ve yaptığı işin adı olan onu tatmin edendi. Doktorlar sadece doktordur. Tek bir işe yararlar, onlardan başka bir şey yapmaları beklenmez. İşte bu bir meslek sahibi olma özelliğiydi.

……………………….

18 yaşımda ehliyetimi yeni aldığımda babam arabasının anahtarlarını bana uzatıp şöyle dedi. ‘ Git şehirde dolaş bakalım biraz’ Annem itiraz etti. Daha yeni aldı ehliyeti çok iyi kullanamıyor, sen de git onunla. Babam ‘hayır kendi başına gidecek’ dedi. Babam elime anahtarları tutuşturduğunda ve gözü gibi baktığı arabasını bana teslim ederken çok büyük bir sorumluk vermişti bana. Bu sorumluğu , bu güveni boşa çıkarmamak için o şehri tavaf eder yine bir çizik getirtemezdim arabaya. Öyle de yaptım. Babamın arabasını kaçırmayı hiç düşünmedim, arabayı alıp hız yapmayı da hiç düşünmedim. Ben yetki vermenin, sorumluluk vermenin, güvenmenin ne demek olduğunu ilk babamdan gördüm. Benim ilk liderim babamdı. O nedenle biri bana güvenip içinde trilyonların bulunduğu kasanın anahtarını verse, gözkapaklarımı kaşlarıma japon yapıştırıcısıyla yapıştırır, o kasanın başında aylarca direk olurum. Güvenmezseniz güvenilir bir eleman kazanamazsınız. Yetki vermeye korkarsanız ani kararlar gerektiren konularda karar vermeye korkan elemanlarınız olur. Kötü niyetli bulursanız karşınızdakini, kötü niyetli algılanırsınız. 

 

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

FANATİK AŞK

Beni terkettiğinde ayın kaçıydı

Bilmiyorum saat kaç geçiyordu kaçı

Ama o sene şampiyon olacaktık

Sezonun ortası,,, kupada iki dişli rakip vardı

Yarin de varmış ciğerime bir gol atası

Bu gol ya ofsayt ya hakem hatası

 

Giderken ben yapamıyorum demişsin arkadaşlara

Paylaşamıyorum onu futbolla, maçlarla

Elime bir çiçek alıp gelmeyişime kırgınmışsın

Bir de buluşacağımız gün halı sahaya top oynamaya gidişime...

Seni çok sevdiğim için hiç sarılmamışım

Ama bizim takım gol atınca kollarımda öyle bir sıkarmışım

Bu yüzden kızgınmışsın

Doğum gününü de kutlayamadım

Özür dilerim deplasmandaydım

 

Oysa ne güzel başlamıştı

Bizim takımın maçı vardı, heyt be üç sıfır da almıştık maçı

Tirübündeki coşku dışarıya da taştı

Seni gördüm kalabalıklar arasında boynunda bizim takımın renginde atkı

Sonra öğrendim sadece eve gitmeye çalıştığını

Ve biraz da futbolla aranın açıklığını

Hiç maça gelmesen de benimle yine de sevdim seni

Hiçbir pazarımı geçiremesem de seninle yine de sevdin beni

 

Sensiz tam iki sezon geçirdim bildiğin gibiyim hiç değişmedim

Bizim takımı sorarsan yine şampiyon olamadı

Haydar’ı gönderiyorlar, yerine yeni bir yabancı

Aynı yerimdeyim kapalı E kırkaltı

Sen gittiğinden beri kalbimde kapalı

Gitmesen olmaz mıydı?

Kızma elimde değil, bu futbol aşkı

 

Yine kapalıda bizim çocuklarla

Sesimiz kalmasa da bağırıyoruz hala

Sen çok yaşa, biz ölürüz yolunaaaa

Gözüm yeşil sahada, aklım kaydı başka bir tarafa

Anamın lafı geldi aklıma

‘futbol mu kurtaracak oğlum seni, hangi kız dayanır buna’

Ondan mı terk ettin beni, çok mu ihmal ettim seni acaba

Bunları düşünürken de bir gol yedik bedavaya...

 

Her neyse dediğim gibi unutamadım seni

Bir bizim takımın kupa maçını unutamadım bir de gözlerini...

Bir gelişini hatırlıyorum bir de gidişini

Arada bir sürü maç, bir sürü marş birikti

Sana yazdım bu şiiri

Marş gibi, gol gibi

Kıyak bir penaltı, iyi bir köşe atışı gibi

Köşe atışı dedim de

Az önce köşe atışından bir gol daha yedik

Yok yok sana yazdım bu şiiri tabii ki

Ama o golü de yemesek iyi olurdu sanki....

Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı