küçük dünyanın prensesi
Küçük dünyamın prensesiydim. Bacalarından duman tüten fabrikalar, kaldırıma taş döşeyen belediye işçileri, sabahın beşinde fırınını yakan fırıncı, kadınları baş döndürücü güzelliklerle bezeyen kozmetikçiler, tıkır tıkır işleyen bürokrasi, tüm hizmet sektörü, tüm üreticiler benim için çalışıyordu. Kısaca ben iyi ve sadece bir tüketiciydim.
Benim prensesliğim soylu ve güçlü bir ailenin mensubu olmamdan kaynaklanmıyordu. Çok mu lüks yaşıyordum? Hayır. Ama bir prenses gibi bakıyordum kendime. Özel zevklerim, kendimi şımartmaya ayırdığım uzun mesailerim, renkli sosyal hayatım, edalı, nazlı, süslü olmak gibi kişisel özelliklerimdi beni prenses yapan.
Yaşama kaygısı daha doğrusu geçinebilme kaygısı, en doğrusu tutunabilme kaygısı başkalarını iş hayatıyla, gerçek hayatla tanıştırırken benim bir diğer güne dair tek kaygım vaktimi nerde nasıl geçireceğim ve kemerimden çantama, ayakkabılarımdan takılarıma nasıl uyumlu giyineceğimdi. Dünyaya, insanlığa hiçbir zararım yoktu. Ama bir faydam da yoktu.
İnsanlar sabahın erken saatlerinde otuz günün sonunda ellerine geçecek emeklerinin karşılığını almak için yollara dökülürken ben sıcacık yatağımda kimbilir kaçıncı rüyamı görüyordum. O zamanlar yorgunluktan uyuyakalmayı, uyumanın bir ihtiyaç olduğunu bilmediğim zamanlardı. Akşam işlerinden çıkan arkadaşlarımın yorgunluğunu, stresini, hiçbir şey yapamayacak hallerini hep mızmızlanarak hatırlıyorum. Onların tüm enerjilerini tüketip evlerine geldikleri saatlerde hayat benim için yeni başlıyor oluyordu. Bayanların kusursuz olamayacaklarına hiçbir bahaneleri olmadığını düşünürdüm. Vücuttaki tek bir tüyün fazlalığı, çatlamış ve kurumuş ellerin, kırılmış tırnakların, bakımsız saçların en ufak bir geçerli nedeni olamazdı. Hatta bir süpermarketin raflarını en ucuzunu keşfedene kadar bakanları bile anlamayacak kadar vahimdi durumum. Onlar halktan birileriydi, ben başka bir dünyanın prensesiydim. Orta gelirli bir yaşam standardını kendi düzenimde ve içimde çok yükseklere taşımış bir keyif insanıydım.
Etrafımdaki herkes çalışıyordu. İlk başlarda bu bir problemmiş gibi görünmüyordu. Ama zamanla bir süs bebeği gibi algılanıyor olmaktan, zekamdan şüphe ediliyor olması hatta zaman zaman çalışan insanın halini anlamayacağımın iğneli sözlerle bana aktarılması kendimi kötü hissetmeme neden olmuştu. Sanki başıma bir taş düşmüş, her şeye, sahip olduğum her değere yargılayan bir gözle bakmaya başlamıştım. Evet evet başıma bire taş düşmüş olmalıydı. Daha dikkatli, daha ciddi, daha erdemli, daha duyarlı, daha anlayışlı birine dönüşmüştüm. Çalışmaya karar vermiştim.
Şöyle sanıyordum. Üniversite mezunuyum, güzelim, gencim, bana tüm iş kapıları açıktır. Yüksek maaşlı, kariyer vaad eden bir işi en fazla yedi gün içinde bulabilirdim. Bana iş mi yoktu?
…………………..
Okullar bir gün bitiyordu. Ama öğrenmek bir ömür boyuydu.
Güvenim erimeye yüz tutuyordu. Çalışmaya karar verdiğimde beni işe almak için sıraya gireceklerdi. Sonra umutlarım başvurularım sonucu beni işe almak isteyeceklere dönüştü. Sonra birebir iş görüşmelerine gittiğimde aynı gün cevabı alacaktım.
Birkaç gün sonra da gelebilir cevap.
Çok başvuran olduysa bir ayı bulur.
En son beni aramayacaklarını kabul ettim.
………………….
Milyonlarca insanın işi vardı. Ama yine aynı milyonlarca insanın aslında mesleksiz olduğu gerçeğiyle yüzleştim. Ben de bu mesleksizlerden biriydim. Bir iş bulacaktım. O işi kavramaya ve sektöre ısınmaya başlamış olsam bile daha iyi şartları olan bir başka iş bulursam o işi bırakacaktım. Meslek sahipleri mutlu insanlardı. Mesleksizler mutsuz ve huysuz insanlardı. Meslek sahipleri garson da olabilir, çöpçü de olabilirdi ama evine işinden mutlu dönen, hangi araziye giderse gitsin sadece tek işi yapacak olan ve yaptığı işin adı olan onu tatmin edendi. Doktorlar sadece doktordur. Tek bir işe yararlar, onlardan başka bir şey yapmaları beklenmez. İşte bu bir meslek sahibi olma özelliğiydi.
……………………….
18 yaşımda ehliyetimi yeni aldığımda babam arabasının anahtarlarını bana uzatıp şöyle dedi. ‘ Git şehirde dolaş bakalım biraz’ Annem itiraz etti. Daha yeni aldı ehliyeti çok iyi kullanamıyor, sen de git onunla. Babam ‘hayır kendi başına gidecek’ dedi. Babam elime anahtarları tutuşturduğunda ve gözü gibi baktığı arabasını bana teslim ederken çok büyük bir sorumluk vermişti bana. Bu sorumluğu , bu güveni boşa çıkarmamak için o şehri tavaf eder yine bir çizik getirtemezdim arabaya. Öyle de yaptım. Babamın arabasını kaçırmayı hiç düşünmedim, arabayı alıp hız yapmayı da hiç düşünmedim. Ben yetki vermenin, sorumluluk vermenin, güvenmenin ne demek olduğunu ilk babamdan gördüm. Benim ilk liderim babamdı. O nedenle biri bana güvenip içinde trilyonların bulunduğu kasanın anahtarını verse, gözkapaklarımı kaşlarıma japon yapıştırıcısıyla yapıştırır, o kasanın başında aylarca direk olurum. Güvenmezseniz güvenilir bir eleman kazanamazsınız. Yetki vermeye korkarsanız ani kararlar gerektiren konularda karar vermeye korkan elemanlarınız olur. Kötü niyetli bulursanız karşınızdakini, kötü niyetli algılanırsınız.
Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!
1 yorum yazilmistir « Önceki - Sonraki »